Nedir tarifi yeterince iyi geçmiş senelerin?
Bir deneyimi “yeterince iyi” olarak tariflemek psikoloji literatüründe makbuldür. Bende değil. Bana çağrıştırdıklarından ötürü. Meşrep, mizaç meselesi olarak lafı koyultmak, söylenmiş olanlara söz, makam ilave etmek istememden ötürü. Olan bitenin, çabanın, dostluğun, ebeveynliğin, ürünün, hizmetin yarattığı hissiyatın seviyesi, 5 üzerinden hangi skoru alsın ki yaşananlar yeterince iyi olsun? Neye kafi olsun? “Yeterince iyi” biat edilecek, rabt olunacak bir kavram mıdır? Kişiyi yatıştırır mı? Çeşme suyu içen, camdan güneş gören bitki hiç değilse kurumuyorum diye şükür mü etmeli? Süssüz temizlik tamam mı?
Olana yeterince iyi demek bana sanki olanda uykuya kaymak, fevkaladeyi görüp aleladenin dibine daha da yerleşmek, abur cuburla açlığı ya da zevki çarçur etmek, hayatın kullanılmadan geri verilmesi olmasa da iyinin de iyisine gitme gayretinden çekilmiş olmaktır. Olagelenin başka türlü olmasına değil de devamına kuvvetlenmektir. İç şenliğinden vazgeçmektir. Sık görülür. Ne de olsa eksik, gedik, boşluk, atalet, yavanlık insanın yaratılışındandır; basirlik ise Allah’a mahsus! İnsan haddini bilip fazla eşelememeli midir? Fikrimce, yeterince iyinin pek iyi olmayan teferruatları eşelenmeli, görülmeli, bilinmeli ama kendine müfettiş gibi çok da dolanmadan pragmatizme intibakta hızlı olunmalıdır. En nihayetinde psikoterapinin amacı da eylemdir, tepeden inip açılmak, hareket etmektir.
Konuyu aileye getirirsek “gel de içeri gününü gör” demeyen ama memnuniyetsizlik matlığı ile yürek ezen bir anne ve etrafta olan ama bakmayan baba kafi midir ailenin nezihliğine, zarifliğine? Buna cevabı Winnicott, beni de tamamen yatıştıran bir kıvraklıkla veriyor. Donald Winnicott (1896-1971) çocuk psikolojisi üzerine çalışmalar yapmış, Britanya Psikanaliz Topluluğu’nun başkanlığında bulunmuş İngiliz psikanalisttir. Winnicott nesne ilişkileri kuramında (1965) çocuğun/bebeğin gelişiminin kalitesinin yeterince iyi olmasını; onun bakım verenlerince fiziksel ve ruhsal olarak korunması ve de diğer tüm çevreyle ilişkilerini geliştirebilmesi için kucaklayıcı bir çevre sunulması ile tarifler. Çocuk, ona bakım verenlerin güvenilirliğini, -çoğunlukla- tutarlılığını görmeli, duygu ve düşüncelerini reddedilme korkusu olmadan yaşamalı ve açıklamalıdır, ihtiyaçlarının karşılanacağını bilmelidir. Bakım verenin ne yetersiz koruması ve ilgisi ne de aşırı korumacılığı, kaygı ve talepkarlığı istenir. Çocuğa bakılmamak da acı verir; ayıp yakalama peşinde olan bakışlar da. Bir geriye bakılırsa böyle anne babalar da acılıdır ya… Kişi “yeterine iyi bir çevreden” geliyorsa kendisine duygusal anlamda temas edebilir, kendine yetebilir, sağlıklı birliktelikler yaşayabilir, özgüveni yüksek, benmerkezciliği düşük olur. Benim anladığım ne aklını başına çok emin yerleştirir ne de büyüklük diye başkalarıyla bir olup, barışıp kendini habire kabahatli bulur.
Winnicott’un yeterince iyi anne-baba-bakım veren olma tarifine rızam şüphesiz tam. Peki biraz ihtiyarlamış (?) kişilerin konu hayat olduğunda yeterince iyi için rızaları ne? Hayat seyrinde zaman olarak daha çok yol almış kişilere -akıl ve bilgelik inşallah yaştadır diyerek- iki soru sordum: “Yeterince iyi bir hayatı tarif eder misiniz?” ve “Karşınızda 18 yaşındaki siz gelse ona ne öğütlersiniz?” Sorularımı, yaşları 70 yaş üstü 10 kadın cevapladı. Hepsi İstanbul’da büyümüş, üniversite mezunu, kendi parasını kazanmış, evli, çoluğu çocuğu, torunu olan kadınlar. Cevapların genellemeye ne kadar kafi(!) olduğu muallak olsa da, bence netliği ve dürüstlüğü etkileyici. Yeterince iyi hayat tariflerinde öne çıkan temalar benim zihnimin tülbentinden süzülünce: gerçeklik, sevdiğin bir işin sağladığı maddi bağımsızlık ve adalet. Bu kadınların ifadelerinde, en çok koyulttukları, gerçeklik kavramı. Hayatta sadece görmek ve duymak istediklerinin olmayacağının idrak edildiği, güzelliklerin ve de çirkinliklerin farkına varıldığı, kabul edildiği ama bunların kişiyi helak etmesine izin verilmediği, yürümeye devam edildiği, kişinin kendisini kandırmadığı bir yaşamın yeterince iyi bir hayat olduğunu söylemişler. Emeğin karşılığının alındığı, severek yapılan bir işin önemine de değinmişler. Gerçeğe temas etmeye olan ilginin, cesaretin ve de maddi gücün, manevi güç için zemin hazırlayacağı da söylenmiş.
Peki en az 55 sene önceki kendilerine bu 55 seneyi nasıl geçirmeleri konusunda ne öğütlemişler? Herkesi, olan biteni görmeye soğukkanlılıkla cesaret etmelerini aynı zamanda hoşgörü göstermelerini ama dik durarak, doğru bildikleri yoldan şaşmayarak, kendilerine önem vererek, kiminle yola çıktıklarına bakmalarını, kendi hayatlarının dümenini kendi ellerinde tutmalarını ve de canlıları sevmelerini. Eklemişler: “Öğüt vermek kolay örnek olmak zor, o yüzden azimli ve çalışkan olmak lazım.” diye. Demek ki geçmiş geleceğin arkadan görünüşü olmasın diye farkındalık ve kendine verilen öğütler kıble kabul edilip çalışma azmi ve kararı yeterince iyi bir hayatın bacasında tütmeli! Bu teferruat gibi son anda söylenen ‘öğüdün kolaylığı, pratiğin zorluğu’ eklentisi ise kısa ve hızlı araştırmamda bulduğum, benim zihnimi, yüzümün ifadesini, kalbimi yumuşatan bilgelik. Bir o kadar basit, bir o kadar karmaşık!
