Bu aralar yaptığım mesleği öğrenen herkesten duyduğum ilk soru.
Aile dizimi, Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği seminerlerde Bert Hellinger’in kendisinden dinleme fırsatı bulduğum ve Hellinger’in öğrencisi Alman psikolog Svagito Liebmester’dan, 2010 yılında eğitimini aldığım, kendisinin farklı ülkelerde farklı ülkelerden katılımcılarla yaptığı grup terapilerinde (örneğin Hindistan’daki bir çalışmada, grubumuzda üç Japon, iki Fransız, bir Ekvatorlu, bir Arjantinli, beş İsrailli, İsveçli, Koreli, Amerikalı, Kanadalı, Avustralyalı, Tayvanlı, İranlı olabiliyordu) asistanlık görevlerini yürüttüğüm, orijin aileyi merceğe koyan yoğun, deneyimsel bir sistemik terapi yaklaşımı. Söz ettiğim kozmopolit çalışmalarda beni mest eden kültürel çeşitliliğe rağmen insanın, evet, ne kadar ayrı ama ne kadar da benzer olduğunu, şecere diye yapışılan neredeyse patenti alınan ve nesilden nesile aktarılan menfi his heyulasının, kişiye nasıl her gün aynı sözü söyletip aynı kıyafeti giydirdiğini görmemdi ve de durumun darlığından, hep aynıların yanında gezmekten sıkılmış, az anladığının ve az bildiğinin tasavvuru peşindeki insanlarla bir araya gelmekti.
Bilgim dahilinde olan, Bert Hellinger’in misyoner olarak gittiği, dilini çok iyi derecede öğrendiği Zulu Kabilesi’nin ritüellerine dayanarak aile dizimi çalışmasını “batı”ya entegre ettiği. Hellinger, Zulu ritüellerinin Katolik ayinlere işlevsellik bakımından ne kadar benzediğinin, çeşitliliğin iyiliğinin, aynı şeyi farklı yapmanın geçerliliğinin idrakiyle de rahip olmaktan vazgeçer. Almanya’ya döner, akabinde Viyana’ya giderek psikanaliz eğitimine başlar, 45 yaşında bitirir, Herta ile evlenir, çocukları yoktur, Amerika’da beden-odaklı terapiler üzerine eğitimler alır, Gestalt, Primal Terapi, NLP’yi çalışmalarına katar. Batı’nın hemen hemen tüm terapi yaklaşımlarının eğitimlerini alır. Birçok ülkeyi gezmiştir. Gerillalarla, faşistlerle, katillerle, direnişçilerle, sürgündekilerle çalışmıştır. “50 yaşıma kadar kendimi terapi yapma konusunda yeterli hissetmedim” der. Karşılaştığım, çalışmalarının video kayıtlarını izlediğim en araştırmacı, deneyimleyici, gözlemleyici, gerçekçi, pragmatist, insanlardan. Kulaklara değişik gelen, dünyanın farklı yerlerinden müzikleri seviyor, Wagner’in müziğinden etkileniyor.
Hellinger, aile dizimini üç kurala dayandırıyor. İlki, ne olursa olsun her aile üyesinin ait olmaya, tanınmaya ve onurlandırılmaya hakkı olduğu. İkincisi, aile sisteminden birisi dışlanırsa ya da yok sayılırsa sonraki jenerasyonlardan bir torunun, aile bilinç-dışına uygun olarak dışlananın kaderini tekrarlayacağı ve onu sisteme tekrar dahil edeceği. Üçüncüsü ise öncelik kuralı. Anne, babanın çocuklarına göre önceliğinin olması. Bu kural, sevgi, şefkat ve yardım bağının yukarıdan aşağı akmasının, öğretilmesinin ideal olduğunu söylüyor. Örneğin çocuk, anne ve babasının evliliklerini “kurtarmak” için bir ara bulucu ya da tampon, filtre değildir. O sadece küçüktür, koskoca babası, dedesi, dedesinin babası, büyük anneanne, babaannelerinin olduğu sistemin en küçüğüdür ve onun yükümlülüğü ömrünü, olursa çocuklarının ömrünü sevinçli kılmaktır. İdeal budur, yaşamda olagelen ise idealin tam tersidir… Çoğu durumda, yaşamın getirdiği travmalar nedeniyle çocuk ve anne, baba ya da bakım veren konumundaki kişi arasında yeterli düzeyde tatmin edici sevgi bağı kurulamaz. Bakım verenler de kendi büyükleriyle kuramamıştır. Çarpıklıklar, karışıklıklar, yerine koymalar, ikameler, öfkeler, kırgınlıklar, düzensizlikler, kargaşa, tekinsizlik böylece kaynağa (!) doğru gider de gider. Travmalardan kastım prematür bebek ölümleri, evlat edinme, kürtaj, çocuğu başkasına verme, intihar, cinayet, kurumlara verilmiş ve yok sayılmış bedensel ya da zihinsel engelli çocuklar, kayıp babalar, aileden dışlanmış homoseksüel üyeler, savaşın travmatik neticeleri, doğa olaylarının neden olduğu kayıplar, akıl hastalıkları ya da ezen, sıkan, kafa karıştıran olaylara senelerce maruz kalmak (çocuğun mahremiyetinin korumaması, ona birbiriyle çelişen, öngörülemez tepkiler vermek).
Hellinger’e göre aileden dışlanan bireyler, örtbas edilen olaylar, üyelerin sırasının, diziminin değişmesi insanın trajedisinin nedeni. Ailenin diziminin, düzeninin bana çağrıştırdığı Samanyolu. Her yıldızın, gezegenin kendi sırasının, gücünün, çapının olduğu. Ayın hadsizlikle kalkıp dünya benim etrafımda; güneş de dünya etrafında dönmeli diye acı çekmesi ve efor harcamaya kalkmasının absürtlüğü gibi. Sanki buna gücü varmış gibi… Örneğin çocuk da annesinin hayatını mahvedemez, annesinin hayatını, geçmiş acılarını silip harika da yapamaz, annesinin annesiymiş gibi annesine şefkat gösteremez, annesinin üzüntülerini yüklenemez, böylece annesinin acılarını paylaşamaz, hafifletemez. Babasının çektikleri için ağlamaya devam edemez, artık hayatta olmayan kardeşini ya da kendisinden önce daha doğmadan aldırılan ağabeyini ikame edemez, ölen ebeveynin üstünde toprakta yatmaya başlayamaz, yasını tutup belki hiç geçmeyecek olan sızı ile hayatını atlatmaya bakmadan, hayatı için terlemelidir, aksinin hiçbir ruha huzuru yoktur. En son gelen öncekilerin yüzünü güldürür belki ama öncekinin hayat acılarını silemez. Bu kadar güçlü değildir. Çapı ve yapabilecekleri de bu kadar geniş değildir. Yapsa yapsa kendine yapar, otursa otursa kendi hayatına kurulur. Yüz yıllardır gelmiş gitmişin önünde eğilir ve kendi hayatına atılım yapabilmeyi kendi elinden geldirtirse sistem iyileşmeye başlar. Gelmiş, geçmiş, gelecek ve buradaki ruhlar huzur bulur.
Aile dizimi kendimize “Üstlendiğin suç kimin? Ne karşılığı üstlendin? Dert ettiğin senin derdin mi? Teselli edenin kim? Nasıl teselli ediyor? Teselli ederken boğuyor mu? Peki kabahat kimde?” gibi soruları sorduruyor.
Peki ne düşünüyorum? İşe yarıyor mu? Rol yapmadan oynanan tiyatro iyileştiriyor mu? Gözler önünde olan halden nereye gidiliyor? Nereye gitmeli?
Araştırdığım kadarıyla aile dizimi ile ilgili tek başına ya da başka terapi yaklaşımlarıyla beraber kullanıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme sağlayıp sağlamadığı, sağlıyorsa bu iyileşmenin birkaç aylık dönemlerle izlenip izlenmediği, hangi düzeydeki hangi ruhsal bozukluklarda iyileşme sağladığı, hangi seviyedeki, hangi kişilik organizasyonlarında işe yaradığı ile ilgili bir çalışma yok.
Dizim esnasında destekleyici birçok insanın tanıklığında bir nevi “günah” çıkartılması çok etkileyici… Dökülen göz yaşları ve bedenin önce form alması ve arkasından anlamlandırılması, canlandırılanın gerçekliğine delil gibi. “Hileli”, “pürüzlü”, “ayıplı” hallerin örtüsünün kalkıvermesi çok ilginç. Her ne kadar trajediler konu edilse de meraklı insanlarla beraber olmak, sonrasında yemek yemek, sosyalleşmek eğlenceli. Grupta tanımadığın toprak olmuş kişilerin yüklü manevi makamlarından çıkmak için edilen danslar da eğlenceli.
Bence iş burada bitmiyor çünkü dürtülen bir ruhsallık var, kişinin o dönemde yaşadıkları neler, hayatının nispeten yukarı giden ya da sakin bir döneminde mi, fukaralıkta mı, yasta mı, kayıpta mı, mahzunlukta mı?.. Acaba kaş yapayım derken göz çıkartılır mı?…
İnsan çok vanalı, çok çatlaklı, delikli, yamalı bir havuz problemi gibi. Aile dizimi ile ilgili düşüncem: Havalandırılan, birçok ömürlere ait olan tozun toprağın, deneyimlenilenin, kişinin bireysel terapisinde konuşulmaya, mesele ve malzeme edinilmeye devam edilmesi halinde çalışmanın, iyileşmenin ateşleyicisi olabileceği yönünde.
Bence, kişinin henüz vakti varken, içi geçmeden, hala daha dert edinmeye hali varken “aile diziminde gördüm, çalıştım, ruhsal düzeylerde de her şey zaten kendiliğinden hallolur” demeden, deneyimlediklerini bireysel terapisinde proses etmeye devam ermesi gerek. Daha net olarak söylersem, maruz kaldığını, idrakini daha geniş ve kapsayıcı bir değere, faydaya, hayat becerisine, ferahlığa, huzura, farklı kapıları açacak anahtara ve harekete çevirmek üzere psikoterapisinde çalışmaya devam etmelidir.
